Bir Doktorun Ölüm ve Yaşam Arasındaki Anları

1745
Yoğun bakım ameliyat

Meslek hayatımda tanıdığım bir çok güzel kalp vardır. O güzel kalpler her zaman benim bu yaşamdaki manevi zenginliklerim olmuştur. Mesleki yaşamımda adımlarımı atarken ilk olarak stajer hekim olarak tanıdığım kişi, şuan yürekten değer verdiğim ve iyi ki tanımışım dediğim meslektaşım, Ozan’ım. İşte o güzel kalpli insanlardan biri, hayatında yaşadığı bazı durumları sizlerle paylaşmak istedi ve bana yazdı. Ben de sizlerle paylaşmak istiyorum, hepimizin bu cümlelerden çıkaracağı sonuçlar vardır diye düşünüyorum…

 

Evet söz Ozan’da…

 

Dahiliye Yoğun Bakım’ın sorumlu hocası vizitini bitirdi. Hızlı adımlarla dışarı çıktı. Aynı zamanda meslektaşı olan hastasının durumunu, gene meslektaş olduğu, hastanın babasına açıkladı: ”Antibiyotiklerde son durağa geldik, aldığımız yanıt ise beklediğimiz gibi değil. Herşeye hazırlıklı olun, geçmiş olsun.”

 

Tam şu anda durun ve düşünün, kendinizi o babanın yerine koyun. 24 yaşındaki oğlunuz ellerinizden kayıp gidiyor, çaresizsiniz, yüzlerce ameliyat yaptınız, binlerce yüz güldürdünüz bugüne kadar ancak oğlunuz uçurumun kenarında ve siz acizsiniz. Ya da yoğun bakımda yatan o genç meslektaşınızın yerine koyun kendinizi; post-op ARDS nedeniyle yoğun bakıma apar topar alınmış, sepsise girmiş, çoklu organ yetmezliğinin pençesinde, deliriumdan geriye kalan akıl kırıntılarıyla femur başı nekrozunun yaşattığı acıyı tolere etmeye çalışan, günden güne eriyen bir insan. Düşünürken nefesiniz daraldı mı? O hissi binle çarpın, böylece hissettikleriniz ARDS’de hissedilen acıya yaklaşabilir.

 

Ben kendimi o genç doktorun yerine koydum. Çünkü bizzat kendisi olduğum için en kötü sahnelerde dahi bu dramada rol aldım. Hikayenin başında, ITP teşhisiyle yatırıldım, bugünden iki buçuk yıl kadar önce. Steroid tedavisine iyi yanıt verince tedaviye devam ettik. Tedavinin 5. haftasında sağ femur başında avasküler nekroz düşündüren klinik ve radyolojik bulgular baş gösterdi. Ortopedi, patolojiyi saptamak için ameliyata aldı. Post-operatif nefes darlığıyla başlayan sıkıntım ARDS ile yoğun bakıma taşındı. Steroidler de sepsise giden yolda elinden geleni yaptı. Batın içinde çok sayıda abse de bu vakada kendine yer bulmakta gecikmedi. Mekanik ventilasyon desteğiyle haftalarca yattım, ateşim düşmüyordu, Karaciğer fonksiyon testlerim kötüye gidiyordu, kaşektiktim, femur başı nekrozunun ızdırabı hayatımı cehenneme çevirmişti. Ben burada 2 aydan uzun bir süreden bahsediyorum. Genel durumum böyle olunca femur başı nekrozuna müdahale edilemedi, opere olamadım…

 

Nekroze kemiğin ağrısını bilir misiniz? Bize ağrıyı 1’den 10’a kadar puanlatmayı öğretirler. Benim ağrım ”Beni ilaçla uyutun, bayıltın, Nolur!” ile ”Bacağımı kesin artık, ameliyat edin, ne olacaksa olsun!” arasında değişiyordu. Hadi bu duyguları rakamlara sığdırmaya çalışalım.

 

Epidural kateterden düzenli olarak verilen narkotikler ağrıyı dindiremeyince sabretmeyi gerçekten öğreniyor insan. İzafiyet ne demekmiş, saniyeler dakikadan daha uzun olunca anlıyorsun. İzafiyet sadece teoride değilmiş, yaşayan bilirmiş gerçekliğini.

 

Hastalar bizzat deneyimler izafiyeti. Dünyaları küçülür, hayalleri ise büyür. Aylarca yattım hastanede; hematoloji, ortopedi, enfeksiyon, göğüs hastalıkları servisleri ve yoğun bakım… Bir odaya yatırılırsın, orası senin dünyan olur. O odaya giren çıkan, sana refakat eden herkes ise bir nevi ailen.

 

Şimdi bir kez daha dur ve düşün; Bir hasta odasına giriyorsun, tahlil sonuçlarına bakıyorsun, notlarını alıyorsun, soru sormaya çalışanı da geçiştirip hızlıca odadan uzaklaşıyorsun. Çünkü sen çok meşgulsün, yapacak tonla işine karşın çok az zamanın var. Hemen hepimiz, bu tavrı bir kez de olsa gösterdik ne yazık ki. Ben, 2 yıl önce bana bu tavrı gösteren doktoruma halen sitem ediyorum. Çünkü o durumun içinde debelenen ben, doktorumun suratında umut ve sıcaklık görmeyi diledim. Tutunacağım bir söz duymak istedim iyiye gittiğime dair. Kafamdaki tüm soruları cevaplamasa da, bir kaç kelimeyi duymayı dilerdim. Öyle çok ihtiyacım vardı ki o anlarda. Yoğun bakımda yatarken şunu dilediğimi hatırlıyorum: ”Bir kereliğine beni açık havaya çıkarsınlar, ailemi göreyim, arkadaşlarımı, sonra ne olursa olsun.”

 

Ben bu kadar dipteyim işte, ne olur bana güleryüz göstersen, en azından umursayıp suratıma baksan?

 

Öte yandan, aylar süren bu dönemimde, vizitini dört gözle beklediğim hocalarım da vardı. Fiziki olamasa da beni ruhsal olarak o odadan, o hastaneden çıkarırlardı, odada bulundukları kısacık süre içerisinde. Bana en çok ihtiyaç duyduğum anda en güzel tatili verirlerdi.

 

Şimdi soruyorum; o suratsız doktorum bu aceleciliği ve umursamazlığıyla ne kazandı ve de beni tatile çıkartan doktorum bu özverisiyle ne kaybetti? Aslında hangisi kazandı? Hastalara daha insancıl davransak bir şeyler mi kaybedeceğiz?

 

Bu soruları sorarken, çalışma şartlarımızı, son dönemde yaşanan olayları, şiddeti, istismarı unutmuş ya da gözardı ediyor değilim. Ben çocuk hastanesi acilinde çalışıyorum ve iyisiyle kötüsüyle bir çok şeye de bizzat maruz kalıyorum. Ama hayatla ilgili şunu da çok erken yaşta sağlam bir şekilde öğrenmiş bulunmaktayım; yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkiler bizi biz yapıyor ve hayatımızın yönünü belirliyor. Sabahtan akşama bir çok şeyden şikayet eden, aksilikleri dilinden düşürmeyen birinin sözüm ona cennette bile yüzünün güleceğini zannetmiyorum.

 

Hayat size her zaman gülmese de, sizin ona daima gülümsemeniz dileğiyle;

Meslektaşınız, kardeşiniz

Dr. Selim Ozan Çalık